06 Eylül 2010, Pazartesi | Sitede 9 kişi geziniyor
 
Akasya Durağı videoları
9 video
Akasya Durağı 46. Bölüm Tanıtımı
İzlenme: 14
Açıklama: Akasya Durağı 46. Bölüm TanıtımıTanıtımı
Akasya Durağı 77. Bölüm Fragmanı [HD]
İzlenme: 16
Açıklama: Bu akşam saat 20:00'de Kanal D de.
♫ ♪ ♥ •  niran ünsal - helal et   • ♥ ♪ ♫ [HQ]
İzlenme: 14
Açıklama: kaLPten kALbe gidEN yOLun iLk dURağI GözLErdiR♫♫ Hayranı Ol İlk Sen Dinle ♫♫ ==>
Bu Sevdanın Son Durağı Kanımızın Son Damlasıdır....
İzlenme: 12
Açıklama: Gidemem yar dönemem yarYel değmeyle sönemem yarBu bir gönül yanmasıdırİnanmazsan sözlerimeBak da öğren gözlerimeGözler aşkın aynasıdırFeda olsun gençlik çağıBu sevdanın son durağıKanımın son damlasıdırGönül durmaz dünya dursaÖmre bedel bir şey varsaDostun dostu anmasıdırİnanmazsan sözlerimeBak da öğren gözlerimeGözler aşkın aynasıdırSöz-Müzik: Uğur Işılak<span>..........................</span><wbr /><span class="word_break"></span>........Tüm Meslektaşlarımızı ve Polis Dostlarını Bekleriz..
Verdena Trovami Un Modo Semplice Per Uscirne
İzlenme: 16
Açıklama: Aşk dediğin akla yakın durmalıdır. Aklın süzgecinden geçmeden sadece kalpte esinti yapan duygu aşk olamaz.Aşkın içinde saklı olan gerçek sevgi aklın ve mantığın süzgecinden geçmeden yolunu bulamaz. Akıl aşkın ayağıdır o olmadan yol alamaz. Aşkın sebebi olmalı nedensiz bir yürüyüşe çıkar gibi yalnızca sıkıntıdan bulunuyorsa aşk onun adı aşk değildir. O zaman yalnızlığını daha çok sevmelidir insan. Gerçek olmayan bir illüzyonsa aşk yaşasın yalnızlık!Cinsel bir istekten öteye gitmeyen içinde yalnızca seks olan tutkuyla bağlanılmamış dokunuşlardan doğarak büyüdüğünü sanan doyumsuz bir beden işçiliğine soyunmuş zevkin derin karmaşasında yolunu şaşırmış dudaktan dudağa akmayan ama bedeni terleten bir ihtiyaçsa aşk yaşasın yalnızlık!Kendinden sıkılmışların durağı olan biraz gönül eğlencesi için seçilmiş; dost sohbetlerine rakı sofralarına meze olacak konu eksiliğinden kaynaklanan; biraz havası olsun diye kola takılmış umutları hiçe sayarak ardından konuşarak gülünerek anılacak bir muhabbetse aşk yaşasın yalnızlık!Başka bir canı acıtarak sadece ihanete doğrultulmuş biraz intikam biraz zafer isteğiyle yoğrulmuş kalın perdelerin ardında sırlarla saklanan gerçeklerle yüzleşemeyecek kadar aciz kendini anlatamayacak kadar yoksun kalbe birkaç sevgiyi sığdıracak kadar geniş daha önce hiç acıtılmadığı için cahil yalanlarla üstünü örtecek kadar özgüvensiz; başkasının güvenini sırtından bıçaklayacak kadar nankörse aşk yaşasın yalnızlık!Bir anlık hevesler için kirletilecek kadar ucuz tüm varlığını sefilce yok etme pahasına yalancı göz boyanarak hediyelerle kandırılacak kadar değersiz üç kuruşa kendini satacak kadar hayasız umutları kıracak kadar vicdansız başka bir ömrü harcayacak kadar sevgisiz geride anı bırakmayacak kadar boş daha önce hiç denenmeyecek kadar beceriksiz geleceğe bakamayacak kadar yüreksizse aşk yaşasın yalnızlık!Aklı bile akıl bulmuşken kalbinin sesine kanıp mantığını kenara koyacak kadar biçareyse aşk aşk değildir. Aşk akılla beslenir. Yalnız gönlünü dinleyenler sonunda acıdan başka bir şeyi sevemez. Aşk dediğin huzur özveri paylaşım saygı empati gibi değerlerle büyütülür. İçinde kin kandırmaca düzen vicdansızlık kıskançlık birikmiş duygu üstüne büyük altın harfle adını yazsa bile gerçek aşk olamaz. Akıl aşkı tanır. Saflığını bilir fedakarlığına şahit olmuştur. Akıl sezer değerlendirir. Kim ki içine us koymadan yalnız kalbini dinleyerek bir sevdanın peşinde sürüklenirse; onun ki aşk değildir. Bütün kötülüğünü örterek renkli hediye paketinde geliyorsa aşk kalsın! Yalnızlığım sahtekar aşklardan daha üstündür!..Ekleyen: Ali TeksoyDaha fazlası için:
Tünel 1/2 - Tunnel İstanbul
İzlenme: 14
Açıklama: Şehr-i İstanbul… İstanbul’da gün biterken yorgun düşen şehrin kalabalık insanları bir yakadan diğerine vapurla metroyla arabalarla taşınıp dururlar. Denizleri köprüleri geçerler. Bu koşturmaca her gün devam eder. Büyük şehrin tarihi yüzyıllardır bu koşturmacaya tanıklık eder onları seyreder. Beyoğlu İstiklal caddesi her İstanbul’lunun günün herhangi bir saatinde geçebileceği bir yer. Eskiden Levantenlerin yaşadığı yer olarak bilinen Pera’da en eski adı Rue De Pera Osmanlı döneminde Cadde-i Kebir günümüzde İstiklal Caddesi sağlı sollu tarihi binalarıyla bir zaman tüneli gibidir. Türlü sesler ışıklar ve renkler içinde bu tünelden geçerken başka bir tünele daha girilir. Küçücük sevimli bir tünele…“Bir İstanbul’luya en kısa en keyifli en samimi yolculuk nedir diye soracak olursanız yanıt; Tünel olur. Nice olaylara insanlara anılara tanıklık etmiş Tünel tarihe kısa bir yolculuk sunar. 102 saniyelik bir yolculuk…”Tünel küçük yolculuk kısadır. Ama tarihi çok büyük öyküsü çok uzundur Tünel’in. Gün boyu Beyoğlu’ndan Karaköy’e Karaköy’den Beyoğlu’na geçen insanlar bu tarihi Tünel’de zor bir yokuşu Yüksekkaldırım’ın yüzyıl öncesinde terleten yoran yokuşunu kolayca çıkarlar. “Tünel yapımı için ilk girişim 1866 yılında Fransız mühendis Henry Gavant tarafından yapılmış. Gavant’ın bu projesi o dönemde bazı insanlar için bir ütopya gibi gelmiş. Ancak bu ütopya tam 132 yıldı Karaköy ve Beyoğlu semtlerini birbirine bağlıyor. Prof. Vahdettin Ergin:” Tünel’in aslında ilginç bir hikayesi vardır yapımının. Şimdi 1867 yılında Henry Gavant isimli bir Fransız mühendis turistik amaçlı Türkiye’ye gelmiş. Burada İstanbul’da gezerken Galata ile Beyoğlu arasındaki olağanüstü yolcu trafiği dikkatini çekiyor. Şimdi o dönemde Galata bir iş merkezi dolayısıyla yoğun bir nüfus barındırıyor. Bunu yanında işte Beyoğlu sefarethanelerin bulunduğu yer aynı zamanda ikametgah amaçlı kullanılıyor ve eğlence merkezi. Dolayısıyla şimdi bu iki merkez arasında gerçekten çok gidip gelen insanlar var ve bunların kullandıkları yer Yüksekkaldırım. Yüksekkaldırım ulaşımı zor bir yer. Eğimi bir hayli yüksek. Dolayısıyla Gavant bunu görünce burada yer altından giden bir ulaşım aracı yapmayı aklına getiriyor. Düşündüğü şey şu; Birbirini kablolar aracılığıyla çekecek iki vagon yolcu taşıyacak ve bunlar işte Beyoğlu’ndan Galata’ya inecekler veya Galata’dan Beyoğlu’na çıkacaklar. Şimdi kafasında bu projeyi hazırladıktan sonra Osmanlı hükümetine başvurmuştur. Bu başvurusu üzerine de Osmanlı hükümeti kendisine gerekli izni veriyor ve bu şekilde Tünel’in yapım hazırlıkları başlamış oluyor. Dünyanın ikinci metrosu. Bu şekilde İstanbul’da hizmete girmiş oldu. Birinci metro Londra’da dır. 1863 yılında hizmete girmiştir. O da küçük çaplı 6 km. civarında bir metrodur. “Tünel dünyanın ikinci metrosu. Bugün çevresindeki semte adını da vermiş işlevini koruyan yaşayan tarihi bir simge. Tünel meydanı tünel pasajları ve çevresindeki iş yerleri hep aynı kapıya açılır. Tünel’e… İstiklal caddesini boydan boya dolaşan tramvayın da son durağı Tüneldir. Durumuyla karşı karşıyayız. 150 kişi yolcu yüklüyorsunuz aşağıdan vagon aşağıdan yukarıya hareket ediyor. Bir müddet sonra buhar basıncı düşüyor. Ve vagonlarınız yolda kalıyor. Ne yapıyorsunuz siz burada buharı üreten işçi arkadaşlarımız buhar kazanına sürekli olarak büyük bir performansla kömür atıyor. Ve buhar oluşturmaya çalışıyor ama o sırada da vagonlar duruyor. Veya çok az bir enerji ve güçle hareket ediyor. O günün şartlarında bu vardı. Bu arada tabi ki vagonların iki tarafı da açık. Aydınlatma yok. Gündüzde bir sorun yok ama gece olduğu zaman karanlık. E siz bunu nasıl aydınlatacaksınız. O zamanın aydınlatma sistemi kandillerle aydınlatıyorsunuz. Ama yine de çok güzel bir sistem. Vatandaşlar 25 dakika 30 dakika sadece güçleriyle çıktıkları yolu oturarak çıkıyorlar yine millet memnun. Hiçbir itiraz yok hiçbir şikayet yok. “Eskiden buhar gücüyle çalışan Tünel’in vagonları 1960’lı yıllardan beri elektrikli sistemle işliyor. Ancak sistemde eskiden kullanılan makaralar hiç değişmemiş. Gelen vagon makaralar sayesinde diğer vagonu çekiyor. Vasfi Köseoğlu:” Eskiden de iki vagonla çalıştırılırdı. Sonradan bir üçüncü yani ikinci vagon katar olarak eklenip çalıştırılmaya başlandı. Birinde işte hayvanlar yük taşınırdı. İkincisinde yolcular taşınıyordu. Ve sistem rayların üzerinde giderdi. Yük taşıyan sistem raydı. Yani demiryolu sistemi mevcuttu. Şu anda ise sistem değişik. Sadece bir giden bir gelen ve bir birine bağlı olan iki tane vagonumuz vardır. Bunlar 16.75 cm. yani 16 metre 75 santim uzunluğundadır. 175 yolcu alır. Bunlar bir seferde 175 alıyor ama iki vagon full dolduğu zaman 350 yolcu taşıyabiliyor. Yolculuk süresi 104 saniye olarak gerçekleşiyor. Ama vagonlarımız şu anda raylı sistem diyemeyecek olduğumuz vagonlardır. Lastik tekerlek üzerindedir. Bunu çoğu insan bilmez. Ancak özel olarak ilgilenen ve yahut da yapımı esnasında görenler bunu bilirler. Normal bizim bildiğimiz otobüslerdeki lastik sistemi gibi sistem olarak işler ama burada hiç mi ray yoktur vardır. Hiç mi demiryolundaki tekerlek gibi tekerlek yoktur o da vardır. Ama sadece aracımıza istikamet vermek için kullanılır. Şimdiki sistem yarı otomatik sistemdir. İstenilir ise insansız olarak da çalıştırma imkanı olabilir. Ancak bilindiği üzere insansız olarak toplu taşıma araçlarında henüz Türkiye’de ve dünyada güven oluşmadığı için öyle bir sistemi kimse kullanmayı çok fazla uygun görmüyor. İnsanımız mutlaka kendisine güven verecek bir sürücünün birinin ilgilenmesini bekliyor.”1800’lü yıllarda Tünel’le tanışan İstanbul’lular için Tünel’in işleyişi ve varlığı çok önemliydi. Atların çektiği tramvaylardan böyle bir sisteme geçilmesi olağanüstüydü. Avrupai Pera’nın Avrupai bir icadıydı Tünel. İstanbul halkı Tünel’in başına gelebilecek her şeyle çok yakından ilgileniyordu. Bozulan bir makara olayı o dönemin gazetelerinde günlerce yer almıştı. Prof. Vahdettin Ergin:” Tünel hayatın içinde bu kadar var olunca Tünel’in çalışmadığı dönemlerde insanlar çok sıkıntı çekiyorlar çünkü tekrardan o yüksek kaldırımın yokuşunu çıkmak zorunda kalıyorlar. Özellikle de yani bunaltıcı yaz sıcaklarında bu çok daha zor hale geliyor. Şimdi öyle dönemler yaşandı ki kablo bulunamadı. Özellikle 1. Ve 2. Dünya Savaşları sırasında yurtdışından ithal edildiği için Tünel vagonlarını çeken kablolar bulunamadı. Bulunamayınca seferler iptal edilmek zorunda kalınıldı. Dolayısıyla o dönemdeki bir çok gazeteye baktığınızda birinci sayfalarında bir nevi tefrika roman gibi bu kablonun yurtdışından gelme hikayelerine yer verdiğini görüyoruz. Yani mesela kablonun Amerika’dan yola çıktığından bahsediyor ondan sonra günlerce o şey devam ediyor işte kablo Basra körfezine geldi oradan Bağdat’a geldi sonra başka bir günkü haberde işte kablo İslahiye İstasyonu’na ulaştı birkaç gün sonra Haydarpaşa’ya varması mümkün görünüyor gibi haberlere sık sık rastlayabiliyoruz ki tabi ki insanlar bununla ilgilendiği için gazetenin birinci sayfasında haber olarak yer alıyor. Ve geldikten sonra da kablo takılıp tekrar vagonlar işlemeye başladığı zaman da insanların bayağı bir sevindiğini görüyoruz. Ve nitekim o dönemin önemli yazarları başyazarları bu meseleyi başyazılarında da ele aldıklarını görüyoruz. Yani işte onlar da birer Tünel yolcusu. Dolayısıyla kablonun gelmiş olup da Tünel’i tekrar kullanabilecek olmanın coşkusunu yazılarına yansıttığını görüyoruz. “Yapım:Ayşe Öksüz Kanal B TurkiyeKamera:Özkan ÖzdemirKurgu:Nisa KasapoğluRöportajlar: Vahdettin Engin / Vasfi Köseoğlu / İbrahim Esenİstanbul15.Şubat.2008
Tünel 2/2 - Tunnel İstanbul
İzlenme: 12
Açıklama: Şehr-i İstanbul… İstanbul’da gün biterken yorgun düşen şehrin kalabalık insanları bir yakadan diğerine vapurla metroyla arabalarla taşınıp dururlar. Denizleri köprüleri geçerler. Bu koşturmaca her gün devam eder. Büyük şehrin tarihi yüzyıllardır bu koşturmacaya tanıklık eder onları seyreder. Beyoğlu İstiklal caddesi her İstanbul’lunun günün herhangi bir saatinde geçebileceği bir yer. Eskiden Levantenlerin yaşadığı yer olarak bilinen Pera’da en eski adı Rue De Pera Osmanlı döneminde Cadde-i Kebir günümüzde İstiklal Caddesi sağlı sollu tarihi binalarıyla bir zaman tüneli gibidir. Türlü sesler ışıklar ve renkler içinde bu tünelden geçerken başka bir tünele daha girilir. Küçücük sevimli bir tünele… “Bir İstanbul’luya en kısa en keyifli en samimi yolculuk nedir diye soracak olursanız yanıt; Tünel olur. Nice olaylara insanlara anılara tanıklık etmiş Tünel tarihe kısa bir yolculuk sunar. 102 saniyelik bir yolculuk…” Tünel küçük yolculuk kısadır. Ama tarihi çok büyük öyküsü çok uzundur Tünel’in. Gün boyu Beyoğlu’ndan Karaköy’e Karaköy’den Beyoğlu’na geçen insanlar bu tarihi Tünel’de zor bir yokuşu Yüksekkaldırım’ın yüzyıl öncesinde terleten yoran yokuşunu kolayca çıkarlar. “Tünel yapımı için ilk girişim 1866 yılında Fransız mühendis Henry Gavant tarafından yapılmış. Gavant’ın bu projesi o dönemde bazı insanlar için bir ütopya gibi gelmiş. Ancak bu ütopya tam 132 yıldı Karaköy ve Beyoğlu semtlerini birbirine bağlıyor. Prof. Vahdettin Ergin:” Tünel’in aslında ilginç bir hikayesi vardır yapımının. Şimdi 1867 yılında Henry Gavant isimli bir Fransız mühendis turistik amaçlı Türkiye’ye gelmiş. Burada İstanbul’da gezerken Galata ile Beyoğlu arasındaki olağanüstü yolcu trafiği dikkatini çekiyor. Şimdi o dönemde Galata bir iş merkezi dolayısıyla yoğun bir nüfus barındırıyor. Bunu yanında işte Beyoğlu sefarethanelerin bulunduğu yer aynı zamanda ikametgah amaçlı kullanılıyor ve eğlence merkezi. Dolayısıyla şimdi bu iki merkez arasında gerçekten çok gidip gelen insanlar var ve bunların kullandıkları yer Yüksekkaldırım. Yüksekkaldırım ulaşımı zor bir yer. Eğimi bir hayli yüksek. Dolayısıyla Gavant bunu görünce burada yer altından giden bir ulaşım aracı yapmayı aklına getiriyor. Düşündüğü şey şu; Birbirini kablolar aracılığıyla çekecek iki vagon yolcu taşıyacak ve bunlar işte Beyoğlu’ndan Galata’ya inecekler veya Galata’dan Beyoğlu’na çıkacaklar. Şimdi kafasında bu projeyi hazırladıktan sonra Osmanlı hükümetine başvurmuştur. Bu başvurusu üzerine de Osmanlı hükümeti kendisine gerekli izni veriyor ve bu şekilde Tünel’in yapım hazırlıkları başlamış oluyor. Dünyanın ikinci metrosu. Bu şekilde İstanbul’da hizmete girmiş oldu. Birinci metro Londra’da dır. 1863 yılında hizmete girmiştir. O da küçük çaplı 6 km. civarında bir metrodur. “ Tünel dünyanın ikinci metrosu. Bugün çevresindeki semte adını da vermiş işlevini koruyan yaşayan tarihi bir simge. Tünel meydanı tünel pasajları ve çevresindeki iş yerleri hep aynı kapıya açılır. Tünel’e… İstiklal caddesini boydan boya dolaşan tramvayın da son durağı Tüneldir. Durumuyla karşı karşıyayız. 150 kişi yolcu yüklüyorsunuz aşağıdan vagon aşağıdan yukarıya hareket ediyor. Bir müddet sonra buhar basıncı düşüyor. Ve vagonlarınız yolda kalıyor. Ne yapıyorsunuz siz burada buharı üreten işçi arkadaşlarımız buhar kazanına sürekli olarak büyük bir performansla kömür atıyor. Ve buhar oluşturmaya çalışıyor ama o sırada da vagonlar duruyor. Veya çok az bir enerji ve güçle hareket ediyor. O günün şartlarında bu vardı. Bu arada tabi ki vagonların iki tarafı da açık. Aydınlatma yok. Gündüzde bir sorun yok ama gece olduğu zaman karanlık. E siz bunu nasıl aydınlatacaksınız. O zamanın aydınlatma sistemi kandillerle aydınlatıyorsunuz. Ama yine de çok güzel bir sistem. Vatandaşlar 25 dakika 30 dakika sadece güçleriyle çıktıkları yolu oturarak çıkıyorlar yine millet memnun. Hiçbir itiraz yok hiçbir şikayet yok. “ Eskiden buhar gücüyle çalışan Tünel’in vagonları 1960’lı yıllardan beri elektrikli sistemle işliyor. Ancak sistemde eskiden kullanılan makaralar hiç değişmemiş. Gelen vagon makaralar sayesinde diğer vagonu çekiyor. Vasfi Köseoğlu:” Eskiden de iki vagonla çalıştırılırdı. Sonradan bir üçüncü yani ikinci vagon katar olarak eklenip çalıştırılmaya başlandı. Birinde işte hayvanlar yük taşınırdı. İkincisinde yolcular taşınıyordu. Ve sistem rayların üzerinde giderdi. Yük taşıyan sistem raydı. Yani demiryolu sistemi mevcuttu. Şu anda ise sistem değişik. Sadece bir giden bir gelen ve bir birine bağlı olan iki tane vagonumuz vardır. Bunlar 16.75 cm. yani 16 metre 75 santim uzunluğundadır. 175 yolcu alır. Bunlar bir seferde 175 alıyor ama iki vagon full dolduğu zaman 350 yolcu taşıyabiliyor. Yolculuk süresi 104 saniye olarak gerçekleşiyor. Ama vagonlarımız şu anda raylı sistem diyemeyecek olduğumuz vagonlardır. Lastik tekerlek üzerindedir. Bunu çoğu insan bilmez. Ancak özel olarak ilgilenen ve yahut da yapımı esnasında görenler bunu bilirler. Normal bizim bildiğimiz otobüslerdeki lastik sistemi gibi sistem olarak işler ama burada hiç mi ray yoktur vardır. Hiç mi demiryolundaki tekerlek gibi tekerlek yoktur o da vardır. Ama sadece aracımıza istikamet vermek için kullanılır. Şimdiki sistem yarı otomatik sistemdir. İstenilir ise insansız olarak da çalıştırma imkanı olabilir. Ancak bilindiği üzere insansız olarak toplu taşıma araçlarında henüz Türkiye’de ve dünyada güven oluşmadığı için öyle bir sistemi kimse kullanmayı çok fazla uygun görmüyor. İnsanımız mutlaka kendisine güven verecek bir sürücünün birinin ilgilenmesini bekliyor.” 1800’lü yıllarda Tünel’le tanışan İstanbul’lular için Tünel’in işleyişi ve varlığı çok önemliydi. Atların çektiği tramvaylardan böyle bir sisteme geçilmesi olağanüstüydü. Avrupai Pera’nın Avrupai bir icadıydı Tünel. İstanbul halkı Tünel’in başına gelebilecek her şeyle çok yakından ilgileniyordu. Bozulan bir makara olayı o dönemin gazetelerinde günlerce yer almıştı. Prof. Vahdettin Ergin:” Tünel hayatın içinde bu kadar var olunca Tünel’in çalışmadığı dönemlerde insanlar çok sıkıntı çekiyorlar çünkü tekrardan o yüksek kaldırımın yokuşunu çıkmak zorunda kalıyorlar. Özellikle de yani bunaltıcı yaz sıcaklarında bu çok daha zor hale geliyor. Şimdi öyle dönemler yaşandı ki kablo bulunamadı. Özellikle 1. Ve 2. Dünya Savaşları sırasında yurtdışından ithal edildiği için Tünel vagonlarını çeken kablolar bulunamadı. Bulunamayınca seferler iptal edilmek zorunda kalınıldı. Dolayısıyla o dönemdeki bir çok gazeteye baktığınızda birinci sayfalarında bir nevi tefrika roman gibi bu kablonun yurtdışından gelme hikayelerine yer verdiğini görüyoruz. Yani mesela kablonun Amerika’dan yola çıktığından bahsediyor ondan sonra günlerce o şey devam ediyor işte kablo Basra körfezine geldi oradan Bağdat’a geldi sonra başka bir günkü haberde işte kablo İslahiye İstasyonu’na ulaştı birkaç gün sonra Haydarpaşa’ya varması mümkün görünüyor gibi haberlere sık sık rastlayabiliyoruz ki tabi ki insanlar bununla ilgilendiği için gazetenin birinci sayfasında haber olarak yer alıyor. Ve geldikten sonra da kablo takılıp tekrar vagonlar işlemeye başladığı zaman da insanların bayağı bir sevindiğini görüyoruz. Ve nitekim o dönemin önemli yazarları başyazarları bu meseleyi başyazılarında da ele aldıklarını görüyoruz. Yani işte onlar da birer Tünel yolcusu. Dolayısıyla kablonun gelmiş olup da Tünel’i tekrar kullanabilecek olmanın coşkusunu yazılarına yansıttığını görüyoruz. “ Yapım:Ayşe Öksüz Kanal B Turkiye Kamera:Özkan Özdemir Kurgu:Nisa Kasapoğlu Röportajlar: Vahdettin Engin / Vasfi Köseoğlu / İbrahim Esen İstanbul 15.Şubat.2008İstanbulluyuz
TANYA
İzlenme: 16
Açıklama: Ve granit kabrinde Lenin. Ve karların üstünde muzaffer gülümseyişi onun. Düşman ulaştı Moskova kuzeyinde Yakroma'ya ve güneyinde Tula şehrine. Ve kasımın sonu ve aralık ayının ilk günlerinde harcamış bulunuyo...rdu ihtiyatlarını bütün cephe üzerinde. Ve aralık ayının ilk günlerinde en nazik safhasındaydı durum. Ve aralık ayının ilk günlerinde Petrişçevo'da Vereiya şehri dolaylarında kar gibi mavi bir gökyüzünün üzerinde Alamanlar 18 yaşında bir kız astılar. 18 yaşındaki kızlar belki nişanlanır astılar onu. Moskova'dandı. Gençti partizandı. Sevdi anladı inandı ve geçti harekete. İpin ucunda ince uzun boynundan sallanan çocuk bütün azametiyle insandı. Çevirir gibi yapraklarını &quot;Harp ve Sulh&quot; romanının dolaştı karlı karanlıkta bir genç kızın elleri. Kesildi Petrişçevo'da telefon telleri sonra Alaman ordusundan 17 beygirli bir ahır yandı. Ertesi gün partizan yakalandı. Yeni hedefin önünde yakalandı partizan birdenbire kıskıvrak arkadan. Gökyüzü yıldızla yürek hızla bilek nabızla şişe benzinle dolu ve kibrit çakılmak üzereydi. Ve kibrit çakılamadı fakat. Tabancaya davranmak istedi. Çullandılar. Alıp götürdüler. Alıp getirdiler. Odanın ortasında dimdik durdu partizan: torbası omuzunda başında kürk şapkası sırtında gocuk bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler. Subaylar baktılar partizana yakından: badem nasıl kabuğunun içindeyse filiz gibi bir kızdı kürkün keçenin ve pamuklunun içindeki. Kaynıyor masada semaver. Satrançlı örtüde bir tabanca beş kayış kemer ve yeşil bir şişe konyak. Tabakta domuz sucuğu ve ekmek artıkları. Ev sahipleri mutfağa gönderildiler. Lamba sönmüştü. Ocağın ateşiyle kızılca karanlıktı mutfak. Ve ezilmiş hamam böceği kokuyordu. Ev sahipleri: bir çocuk bir kadın bir ihtiyar sokuldular birbirlerine: dünyadan uzak ıssız bir dağ başında kurda kuşa karşı yapyalnız kalmıştılar. Sesler geldi bitişikten : Soruyorlar: &quot;- Bilmiyorum&quot; diyor. Soruyorlar: &quot;- Hayır&quot; diyor. Soruyorlar: &quot;- Söylemem&quot; diyor. Soruyorlar : &quot;- Bilmiyorum&quot; diyor &quot;- Hayır&quot; diyor &quot;- Söylemem&quot; diyor. Ve yeryüzünde bu üç sözden başkasını unutan ses sıhhatli bir çocuk teni gibi pürüzsüz ve iki nokta arasındaki en kısa yol gibi düz. Bir kayış sakladı bitişikte : Partizan sustu. Çıplak bir insan eti ses verdi. Kayışlar şaklıyor arka arkaya. Yılanlar güneşe doğru sıçrayıp düşerken ıslık çalıyorlar. Genç bir Alaman subayı geldi mutfağa. İskemleye çöktü. Kapadı avuçlarıyla kulaklarını. Ve gözleri sımsıkı yumulu ve öylece kaldı orda kımıldamadan sorgunun sonuna kadar. Kayışlar saklıyor bitişikte. Saydılar ev sahipleri : 200... Sorgu tekrar başladı : Soruyorlar : &quot;- Bilmiyorum&quot; diyor Soruyorlar : &quot;- Hayır&quot; diyor Soruyorlar : &quot;- Söylemem&quot; diyor. Ses kibirli fakat artık pürüzsüz değil kanayan bir yumruk gibi boğuktu. Partizanı dışarı çıkardılar. Başında kürk şapkası sırtında gocuk bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler yoktu. Bir don bir gömlekti. Beyaz genç dişleriyle ısırılmaktan şişmiş dudakları. Bacaklarında boynunda alnında kan. Kolları iple bağlı arkadan çıplak ayakları karda iki yanda süngülüler yürüdü partizan. Soktular partizanı Vasili Klulik'in izbasına. Oturdu tahta sıranın üstüne. Çatık bir dalgınlık içindeydi. Su istedi. Nöbetçi verdirmedi suyu. Alaman askerleri geldiler. Böcekler gibi üşüştüler başına çekiştirdiler tartakladılar. Birisi art arda kibrit yakıp tuttu altında çenesinin bir bıçkı sürttü sırtına bir başkası dişli demir kanlanıncaya kadar. Sonra gittiler uyumaya. Nöbetçi süngünün ucunda çıkardı partizanı sokağa. Mavi gözleri yuvarlak bir çocuk bakıyor camdan: dünya buzların içinde karın altında yapyalnız sokak yıldızların içinde. Mavi gözleri yuvarlak bir çocuk bakıyor camdan. Gördüklerini unutacak büyüyecek evlenecek ve bir yaz gecesinde bir öğle uykusunda yahut rüyasına girecek ansızın karda yıldızlara basan çıplak ayakları bir genç kızın. Karın altında bir uçtan bir uca karın altında yapyalnız sokak. Karın üstünde partizan: ayakları çıplak kollan bağlı arkadan bir don bir gömlek yürüyor önünde süngünün bir uçtan bir uca gidip gelerek. Üşüdü nöbetçi döndüler izbaya. Isındı nöbetçi çıktılar. Bu böyle sürdü saat 22'den ikiye kadar. İkide nöbetçi değişti ve artık partizan kımıldanmadan kaldı tahta sıranın üzerinde. Partizan 18 yaşında. Partizan öldürüleceğini biliyor. Ölmek ve öldürülmek: hıncının kızıltısında belli belirsizdi bu fark. Ve ölümden korkmayacak ve keder duymayacak kadar sıhhatli ve gençti. Bakıyor çıplak ayaklarına: Şişmiştiler çatlayıp donmuştular kıpkırmızı. Fakat partizan dışındaydı acının. Ve nasıl derisinin içindeyse öyle içindeydi öfkesinin ve inancının. Zaman zaman annesi geliyor aklına. Mektep kitapları geliyor aklına. Cilalı toprak bir çanak geliyor aklına İliç'in resmi önünde duran ve içinde masmavi çiçekler. Çocukluğu geliyor aklına bu o kadar yakın ki kısacık entarilerin renkleri bile tutulacak gibi elle. İlk hava bombardımanı geliyor aklına. Cepheye giden işçi taburları geliyor aklına sokaktan geçiyorlar şarkı söyleyerek ve çocuklar koşuyor peşlerinden. Zaman zaman bir tramvay durağı geliyor aklına; annesiyle orda vedalaştılar. Bir gençlik toplantısı geliyor aklına bu o kadar yakın ki kırmızı örtülü masada su bardağı ve kesik kesik konuşan kendi sesi bile tutulacak gibi elle. Ve artık durup dinlenmeden kendi sesi geliyor aklına: düşmanın karşısında dimdik duran sesi Hayır diyen Söylemem diyen ve düşmana hiçbir şeyi doğru söylememek için kendi adını bile gizleyen. ZOE'ydi adı ismim TANYA dedi onlara. (Tanya Bursa Cezaevi'nde karşımda resmin. Bursa Cezaevi'nde. Belki duymamışındır bile Bursa'nın adını. Bursa'm yeşil ve yumuşak bir memlekettir. Bursa Cezaevi'nde karşımda resmin. Sene 1941 değil artık sene 1945. Moskova kapılarında değil artık Berlin kapılarında dövüşüyor seninkiler bizimkiler bütün namuslu dünyanınkiler. Tanya senin memleketini sevdiğin kadar ben de seviyorum memleketimi Seni astılar memleketini sevdiğin için ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim. Ama ben yaşıyorum ama sen öldün. Sen çoktan dünyada yoksun zaten ne kadar az kaldın orda : on sekiz senecik. Doyamadın güneşin sıcaklığına bile. Tanya sen asılan partizan ben hapiste şair. Sen kızım sen yoldaşım. Resminin üstüne eğiliyor başım: kaşların incecik gözlerin badem gibi ama renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil. Fakat yazıldığına göre koyu kestaneymişler. Bu renkte gözler çok çıkar benim memleketimde de. Tanya saçların ne kadar kısa kesilmiş oğlum Memet'inkilerden farkı yok. Alnın ne kadar geniş ay ışığı gibi rahatlık ve rüya veriyor insanın içine. Yüzün ince uzun kulakların büyücek biraz. Henüz çocuk boynu boynun : henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan. Ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan: süsünü sevsinler mini mini kadın. Arkadaşları çağırdım bakıyorlar resmine : -Tanya senin yaşında bir kızım var. -Tanya kız kardeşim senin yaşında. -Tanya senin yaşında sevdiğim kız. Bizim memleket sıcaktır bizde kızlar tez kadınlaşır. -Tanya senin yaşında kızlarla okulda fabrikada tarlada arkadaşız. -Tanya sen öldün ne kadar namuslu insanlar öldürüldü ve öldürülmektedir ama ben yedi yıldır kavgada hayatımı tehlikeye koyamadan hapiste de olsa bal gibi yaşıyorum.) Sabah oldu Tanya'yı giydirdiler ama çizmeleri şapkası gocuğu yoktu iç etmişlerdi onları. Torbasını getirdiler : torbada benzin şişeleri kibrit kurşun tuz şeker. Şişeleri boynuna astılar torbasını verdiler sırtına. Göğsüne bir de yazı yazdılar : &quot;PARTİZAN&quot;. Köyün alanına kuruldu darağacı. Atlılar çekmiş kılıcı halka olmuş piyade askeri. Zorla seyre getirdiler köylüleri. İki sandık üst üste iki makarna sandığı. Sandıkların üstüne yağlı urgan sallanır urganın ucu ilmik. Partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına. Partizan kolları bağlı arkadan durdu urganın altında dimdik. Nazlı uzun boynuna ilmiği geçirdiler. Bir subay fotoğrafa meraklı bir subay elinde makina : Kodak bir subay resim alacak. Tanya seslendi kolhozlulara ilmiğinin içinden &quot;- Kardeşler üzülmeyin. Gün yiğitlik günüdür. Soluk aldırmayın faşistlere yakın yıkın öldürün...&quot; Bir Alaman vurdu ağzına partizanın genç kızın beyaz yumuk çenesine aktı kan. Fakat askerlere dönüp devam etti partizan : &quot;- Biz iki yüz milyonuz. İki yüz milyon asılır mı? Gidebilirim ben. Ama bizimkiler gelecekler. Teslim olun vakit varken...&quot; Kolhozlular ağlıyordu. Cellat bir tekme attı makarna sandıklarına. Sandıklar yuvarlandılar. Ve Tanya sallandı ipin ucunda Boğuluyor nazlı boynu kuğu kuşunun. Fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan ve hayata seslendi İNSAN: &quot;- Kardeşler hoşça kalın. Kardeşler kavga sonuna kadar. Duyuyorum nal seslerini geliyor bizimkiler!&quot;